7 Mart 2016 Pazartesi

Pascal ile fotoğrafın perde arkası: Türkiye’de çalışan kadın olmak


Pascal ile fotoğrafın perde arkası:
Türkiye’de çalışan kadın olmak


Hamilelik nedeniyle aldığım kilodan kapatmakta zorlandığım bacaklarımı alt sıralardan “görüp”, yönettiğim departmanda çalışan arkadaşıma “söyle O’na bacaklarını kapatarak otursun” diyen erkek yöneticime sadece bakmakla yetinip, salgılanan tükürüklerimi “yutmuş” olmak sezaryandan daha zordu.


İngiltere merkezli The Economist dergisinin yaptığı araştırmaya göre, Türkiye çalışan kadınlar için en iyi ülkeler sıralamasında sondan ikinci sırada yer alıyor. Kadınların iş yerinde eşit muamele görüp görmedikleri, annelik hakları, iş gücüne katılımları, yüksek öğrenim durumları baz alınarak yapılmış araştırmada en iyi ülkeler ise İskandinav ülkeleri. Türkiye’de aile içi ve kadına şiddet defterinin kabarıklığı zaten ayrı bir konu. Üniversite mezunu kadın çalışanların dahi yüzde 75’i en az bir kez şiddet mağduru olmuş.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yürüyüşünde kadınların üstüne gaz sıkan polisçikler, “Ben hepinizin ikinci abisiyim, ikinci babasıyım” diyen başbakan;  “kadının en büyük kariyeri çocuktur diyen Sağlık Bakanı’ndan ve çok su kaldıran kürtaj yasağından rol çaldı bugün. Hepsi aynı potanın toplarıydı gerçi, ha bir önce, ha bir sonra...

Şirketler, kadın çalışanlarına en basidinden bir saksı çiceği hediye etti bugün. Birçoğu evine götürmedi,  olası bir tartışmada kocasının saksıyı kafasında kırmasından korkarak.  Kadın gazetecilere kutlama mesajları, hediyeler, özel etkinlikler  yağdı. Çoğunun başında erkek yönetici  bulunan, kadın yönetici sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen kurumsal şirketler, “kadınları önemsiyoruz” mesajı vermek için yarışa girdiler. Nereden mi biliyorum ?

Ben bu kurumsal şirketlerden birinin Medya İlişkileri Müdürü’ydüm dört yıl öncesine kadar. İşimin bir parçası da kadın gazetecilere bu mesajları yazmak, onlara verilecek hediyeleri tespit etmek, o gün için onlara hazırlanacak sürprizleri düşünmekti.  Bunları düşünürken, benim için planlanan sürprizi bilmeden can hıraş çalışmaktı.

Facebook’da güzel bir anı olarak paylaştığım ve çok like alan Pascal’la Viyana basın gezimizde sekiz aylık hamile fotoğrafımın perde arkası,  Türkiye’nin bu araştırmada neden sondan ikinci olduğunu anlatıyor aslında.  

İstanbul’dan iki otobüs gazeteciyi milli takım maçına götürmek için sekiz katlı stadı merdivenle her on basamakta nefes nefese kalıp dinlenerek, gazeteci arkadaşlarımın kolunda tırmanmak zorunda kalmıştım. Maç arasında iki yanımda oturan Pascal’la fotoğraf çektirmek isteyen gurbetçilerin, devleşmiş karnıma dirsek vurarak önümden geçmeye çalışmaları ve bu esnada dönüp bir özür bile dilememeleri de hoş sayılmazdı tabii. Hele hele, hamilelik nedeniyle aldığım kilodan kapatmakta zorlandığım bacaklarımı alt sıralardan “görüp”, yönettiğim departmanda çalışan arkadaşıma “söyle O’na bacaklarını kapatarak otursun” diyen erkek yöneticime sadece bakmakla yetinip, salgılanan tükürüklerimi “yutmuş” olmak ise sezaryandan daha zordu.

Süt sağma makinesi elinde işten çıkarılmak

Tam yedi ay boyunca boş direktörlük kadrosunun sorumluluğunu tamamen üstüme yıkıp, yetkilerinin verilmemesinin mükafatı olarak;  tüm üst düzey erkek  yöneticilerinin üç çocuklu olduğu işyerinde, üçüncü çocuğuma hamile kaldığım için işten çıkarıldım ben.

Doğum iznime ayrılacağım gün doğuma sadece on dört gün kala, Viyana’daki  hareketiyle, tükürüklerimi mideme göndermek durumunda kaldığım şahıs F. A. beni işten çıkarmak istediğini iletti. Ben de doğum iznim başladığı için yasal hakkımı kullanarak o gün için buna izin vermedim.  Bebeğimin odasını almaya gideceğimiz gün, fiili olarak işten çıkarıldığını henüz öğrenen  bir anne adayıydım.

Doğum iznindeyken yerime birinin alındığını da kurumdan değil, bir gazeteci dostumdan öğrendim. Yerime alınan kadın çalışan N. T. da ne tesadüftür ki daha önce çalıştığı kurumdan, doğum yaptığı için çıkarılmıştı. Haksızlığa uğrayan bir kadın, başka bir kadınının uğradığı haksızlığa bilerek veya bilmeyerek(!) aracı oluyordu bir nevi.  Öte yandan, ben doğum iznine ayrılmadan bir hafta önce işe alınan iki çocuk annesi kadın direktörümüz L. E. Ç. de benim çıkarılmam için gerekli imzayı timsah gözyaşları eşliğinde atıyordu.

Doğum iznim bittiğinde, beni  başka bir göreve verip çalıştırabileceklerini söyleyen avukatımın önerisiyle işe hazırlıklı gitmiştim. Bebeğime vereceğim sütleri biriktirmem için aldığım elektrikli emzirme pompası da yanımdaydı. Olur da başka bir görevde çalışmaya devam edersem, süt sağabileyim diye. Hoş, toplantı odasından bozma karanlık ve rahatsız çakma emzirme odasında ne kadar sağlıklı süt sağılabilirse. Yerime alınan kadın çalışan gerginliğini belli etmemeye çalışsa da çalışma arkadaşlarım ve eskiden bana, şimdi O’na bağlı çalışan arkadaşlarımın sıcak ve samimi karşılaması canını çok sıktı. İşten çıkarılmam için imza atan kadın direktörse odasında oturuyordu. Geldiğimi görmesine, sesleri duymasına rağmen çıkmadı karşıma. Tıpkı, aynı sitede oturmamıza rağmen, doğum yaptığımda kapımı çalmadığı gibi.

İsmail Cem’in duyarlılığı

Ben o gün çıkış işlemlerini helledip, hiç kullanmadığım emzirme pompasının olduğu torbayı elimde sallayarak döndüm evime. Emzirme pompasını bir kenara atıp, emzirmeye başladım bebeğimi. Tam on yıl öncesine gitti, dalan gözlerim. 2001 ekonomik krizine. O günlerde gazetecilik yapıyordum. İlk çocuğum henüz iki aylıktı. Bir telefon geldi şefim T. K.'dan. “Ya işe dön, ya da senin ismini  (çıkarılacaklar listesi) vermek zorunda kalacağız” dedi bana. İki aylık bebeğimi bakıcıya emanet edip işe dönmedim. Yukarıya benim ismim verildi. Ve ben iki aylık bebeğimle işsiz bir gazeteciydim artık. Yıpranma payı olan bir mesleği yaparken erken doğum riski de yaşamıştım üstelik. Hiç unutmam, rahmetli İsmail Cem’i  takip ediyordum bir gün. Toplantı başladı. Küçük bir odada bir masa etrafında oturmuş heyet ve ayakta gazeteciler. Ben de karnımı masa olarak kullanarak not almaya başladım. Bir baktım İsmail Cem konuşmayı bıraktı. “Arkadaşlar hamile arkadaşımıza yer verelim” derken,  hafifçe yerinden kalktı. Tabii bütün şakşakçılar ayaklandı ve birinin yerine kıpkırmızı olmuş  yanaklarla oturdum. Yanaklarımın kızarışının nedeni;  aynı karınla metrodaki asansörü beklerken, bana vurduğu omuzla asansörü dolduran adam kılıklılarla yaşamaya alışmış olmamdandı. Alkışlı protestoyu bile anlamayarak, gülenlere şaşırmamamdandı.

İkinci çocuğuma hamileliğimde ise evden serbest çalışıyordum. Müşterilerim, ben ağırlaşınca bir bir bıraktı çalışmayı.

Anneliği flu arka plan yapan kadınlar

Ancak ne mutlu ki “yaşadıklarımdan öğrendiklerimi” çeşitlendirdim bu süreçlerde. İşin en güzel tarafı da her çocuktan sonra iletişim sektöründe alan değiştirmek zorunda kaldım. Gazetecilikten PR’a, PR’dan kurumsal şirkete, kurumsal şirketten kendi şirketine. Bu da bana meslekte her alanda deneyim olanağı kattı. Sonra, beyaz yakalılarda, eğitim ve gelir oranı arttıkça kadının karşısında en  büyük tökezin yine kadın olduğunu öğrendim. Hırs zırhına bürünmüş bu tip kadınların, kadınlığı ve anneliği “görüntü” unsurunun flu arka plan’ı olarak kullandığını üzülerek anladım. Kim ne derse desin, sosyal demokratların kadına verdiği değerin tecrübeyle sabit olduğunu öğrendim. Arka odada namazını kıldıktan sonra, az önce dua okuyan ağızdan, iki hafta sonra doğum yapacak hamile kadına nasıl zehir kusulabildiğine şahit oldum istemeyerek.  

Kim bilir bu yıl, tam dört yıl önce kadın çalışanını bu şekilde işten çıkaran kurumsal şirketin “emekçi kadınlara saygısı”nı gösteren PR çalışmalarında ne gibi yenilikler yapıldı? Onun için soruyorum  ben de; kadın gazetecilere, kadın çalışanlarına ve hedef kitlesine süslü sözlerle göz kırpan kurumsal şirketler, hanginizde kreş bulunuyor? Hanginizde tam donanımlı emzirme odası var? Hanginiz eğitimli orta düzey kadın yöneticilerinin önünü açarak üst düzey yöneticiliğe terfi için zemin hazırlıyorsunuz? Hanginiz, kadın ve erkek çalışana eşit haklarla yaklaşıyorsunuz? Hanginiz, kadın çalışana mobing uygulayan erkek yöneticilere gereğini yapıyorsunuz? Kadınların iş gücüne katılımına ket vurmak için anneliği en güzel kariyer ilan eden yönetim anlayışının ne kadar karşısındasınız?

Ata Demirer’in Eyvah Eyvah filmindeki Bayram tiplemesinin dediği gibi “masallaaa masallaaa”...

Banu Alural Saylağ
7 Mart 2016
Zekariyaköy/İstanbul

6 yorum:

  1. hani ben yazmış olsam ancak bu kadar olurdu! tüylerim diken diken okudum, çünkü her satırını yaşadım... kaleminize sağlık! selam ve sevgiyle! "Ancak ne mutlu ki “yaşadıklarımdan öğrendiklerimi” çeşitlendirdim bu süreçlerde. İşin en güzel tarafı da her çocuktan sonra iletişim sektöründe alan değiştirmek zorunda kaldım. Gazetecilikten PR’a, PR’dan kurumsal şirkete, kurumsal şirketten kendi şirketine. Bu da bana meslekte her alanda deneyim olanağı kattı. Sonra, beyaz yakalılarda, eğitim ve gelir oranı arttıkça kadının karşısında en büyük tökezin yine kadın olduğunu öğrendim. Hırs zırhına bürünmüş bu tip kadınların, kadınlığı ve anneliği “görüntü” unsurunun flu arka plan’ı olarak kullandığını üzülerek anladım. Kim ne derse desin, sosyal demokratların kadına verdiği değerin tecrübeyle sabit olduğunu öğrendim."

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Ayşegül Hanım. Ben de yazarken bir kez daha yaşadım. Umarım birgün kadına verilen değer bambaşka olur da bunları hiç yazmak durumunda kalmayız. Sevgiyle...

      Sil
  2. Elinize sağlık, her mart ayında gostermelik değer unsurlarıyla kendilerini patlatmaya çalışıyor bir çok firma

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ediyorum. Tüm ozel günlede aynı..ne yazık ki..

      Sil